first class yolcu, worst class hostes hikayesi
uzun bir aradan sonra...
ayağımın tozuyla. iki ülke, iki şehir arası bu denli kolay seyahat, yine yeniden einstein'ı düşündürüyor insana, belli belirsiz. "bu denli" kolay iki gerçeklik arasında seyahat, gerçekten. dün uçakta bunu düşünürken düşünürken canım tuvalete gitmek istedi. canımdan çok bünyem. babamla birlikte seyahat ettim bu sefer, ona eşlik etmekti niyetim, biraz da hava değişimi. o, artık, en sonunda kendisini ödüllendirmeyi seviyor. uzunca bir süredir, seyahatlerinde "business" class uçmayı tercih ediyor. hiçbir tercihimi sorgulamayan adamın bu tercihini sorgulamak bana çok gereksiz ve biraz da çocuksu geliyor. dileyen, dilediği gibi... ona eşlik ettiğim için bende onunla birlikte oturdum. hayatta sevmediğim az şeyler listesinin ilk üçünde gelir uçak yemekleri ve onları yememek için girilecek her zahmetin yanındayım. vaktim varsa kendi yaptığım bir sandöviç, yoksa dışarıdan tedarik ettiğim, ya da bir elma, ya da bol miktarda portakallı çikolata ve bol su. benim uçak paketimde bunlar var. hosteslerle girilecek gereksiz parfüm diyalogları, hangi yemeği yesem, bana gazete kalmadı mı ve bunun gibi hezeyanlar yok. bu sebepten sanırım, çarpmamışım seçkinlere tahsis edilen hostes hanımın gözüne. ben tuvaletin boşalmasını beklerken, kollarımı kavuşturmuş, dün gece, hostes hanım yanıma geldi ve dedi ki; "burada tuvalete girmezsiniz, arkaya gidin, sıra var burada" suratında "bak sana ne güzel koydum haddini bilmediğin" için ifadesi ile. benim, galiba artık alışkanlık halini alan kayıtsızlık ifadem ile karşı karşıya gelince tekrar etti. ikincisinde arkama bakma gereği hissettim, sahiden sıra var mı, varsa sırada ben olduğuma göre hanım neden bahesdiyor diye. sıra yoktu. o sırada yanımıza gelen bir diğer hostes, baş öğretmen hostesi uyarma ihtiyacı hissetti; "hanımefendi business uçuyor" diyerek. ağzım bozuktur benim, açmamaya çalışırım. açmadım, ikisi ile de ilgilenmeden beklemeye devam ettim. baş öğretmen hostes hanım yanıma geldi ve galiba büyük bir hata yaptığının farkında olmadan benden özür diledi, beni arkada uçan yolcularla karıştırdığı, sık sık bu durumlar olduğu için. ilk önce kulak kabarttım acaba gerçekten ciddi mi, söylediği şeyleri kasta ediyor mu diye. dedim ki;"hanımefendi gerçekten fark ediyor mu, arkada ya da önde olmam?" anlamadı. sandı ki, ben bu küstahlığı yapabilmiş olmasını, beni nasıl arkadaki halk sınıfı ile karıştırdığını sorguluyorum. ve bana açıklamaya başladı. galiba şımarık yetiştirildim, aklımdan geçirdiğimi dışa vurmam arasında az saniye farkı vardır. o an için en fazla bozabileceğim şekilde kendimi dedim ki; "alın o bana aradaki bilmem kaç yüz milyon yüzünden gösterdiğiniz saygıyı, kendiniz için kullanın, benim yüzmilyonlarıma ettiğiniz itibara ihtiyacım yok. burada oturan 16 koltuk beni daha fazla insan değil, sizi daha az insan yapıyor. belki bu yüzden nasibinizi almamışsınız. bn en arkada oturan ama çok sıkışmış ve buraya kadar yürüme zahmetine katlanmış bir yolcu olabilirim. maaşınız sadece bu 16 koltuktan değil arkadaki 40 küsür koltuktan da çıkıyor... bla bla bla." babannem mi girdi acaba içime o anda bilmiyorum, tek yapmak istediğim gerçekten o kadının yok olmasıydı. o ise, tekrar benden özür diledi. hayatta sevmediğim az şeyler listesinin bir yerlerinde özür dileyen ve açıklama yapan insanlar gelir, "bu şekilde", kendisini kırıntı kıvamına sokarak... bu diyaloğun sonunda izin istedim kendisinden, en arka tuvaleti kullandım, yirmi küsür sırayı onun şakın bakışları önünde yürüyerek. kısa alanda dar paslaşmalar ihtimalleri yüzünden sevmiyorum yolculukların uçak kısmını. düşündüm, eve dönüş yolunda, acaba hostes hanım hala benim ona sınıfımı şaşırdığı için kızdığımı düşünüyor olabilir miydi diye. ya da acaba hiç üzerinden geçti mi yaptığımız o konuşmanın üzerinden diye. kendini beğenmiş kibirli bir first class yolcunun hezeyanı olarak mı geçtim onun kayıtlarına diye. ben kibirimi seviyorum. keşke herkes kibirini ve kendini cevap verme cüretini gösterecek kadar sevse...
neyse.
ayağımın tozuyla. iki ülke, iki şehir arası bu denli kolay seyahat, yine yeniden einstein'ı düşündürüyor insana, belli belirsiz. "bu denli" kolay iki gerçeklik arasında seyahat, gerçekten. dün uçakta bunu düşünürken düşünürken canım tuvalete gitmek istedi. canımdan çok bünyem. babamla birlikte seyahat ettim bu sefer, ona eşlik etmekti niyetim, biraz da hava değişimi. o, artık, en sonunda kendisini ödüllendirmeyi seviyor. uzunca bir süredir, seyahatlerinde "business" class uçmayı tercih ediyor. hiçbir tercihimi sorgulamayan adamın bu tercihini sorgulamak bana çok gereksiz ve biraz da çocuksu geliyor. dileyen, dilediği gibi... ona eşlik ettiğim için bende onunla birlikte oturdum. hayatta sevmediğim az şeyler listesinin ilk üçünde gelir uçak yemekleri ve onları yememek için girilecek her zahmetin yanındayım. vaktim varsa kendi yaptığım bir sandöviç, yoksa dışarıdan tedarik ettiğim, ya da bir elma, ya da bol miktarda portakallı çikolata ve bol su. benim uçak paketimde bunlar var. hosteslerle girilecek gereksiz parfüm diyalogları, hangi yemeği yesem, bana gazete kalmadı mı ve bunun gibi hezeyanlar yok. bu sebepten sanırım, çarpmamışım seçkinlere tahsis edilen hostes hanımın gözüne. ben tuvaletin boşalmasını beklerken, kollarımı kavuşturmuş, dün gece, hostes hanım yanıma geldi ve dedi ki; "burada tuvalete girmezsiniz, arkaya gidin, sıra var burada" suratında "bak sana ne güzel koydum haddini bilmediğin" için ifadesi ile. benim, galiba artık alışkanlık halini alan kayıtsızlık ifadem ile karşı karşıya gelince tekrar etti. ikincisinde arkama bakma gereği hissettim, sahiden sıra var mı, varsa sırada ben olduğuma göre hanım neden bahesdiyor diye. sıra yoktu. o sırada yanımıza gelen bir diğer hostes, baş öğretmen hostesi uyarma ihtiyacı hissetti; "hanımefendi business uçuyor" diyerek. ağzım bozuktur benim, açmamaya çalışırım. açmadım, ikisi ile de ilgilenmeden beklemeye devam ettim. baş öğretmen hostes hanım yanıma geldi ve galiba büyük bir hata yaptığının farkında olmadan benden özür diledi, beni arkada uçan yolcularla karıştırdığı, sık sık bu durumlar olduğu için. ilk önce kulak kabarttım acaba gerçekten ciddi mi, söylediği şeyleri kasta ediyor mu diye. dedim ki;"hanımefendi gerçekten fark ediyor mu, arkada ya da önde olmam?" anlamadı. sandı ki, ben bu küstahlığı yapabilmiş olmasını, beni nasıl arkadaki halk sınıfı ile karıştırdığını sorguluyorum. ve bana açıklamaya başladı. galiba şımarık yetiştirildim, aklımdan geçirdiğimi dışa vurmam arasında az saniye farkı vardır. o an için en fazla bozabileceğim şekilde kendimi dedim ki; "alın o bana aradaki bilmem kaç yüz milyon yüzünden gösterdiğiniz saygıyı, kendiniz için kullanın, benim yüzmilyonlarıma ettiğiniz itibara ihtiyacım yok. burada oturan 16 koltuk beni daha fazla insan değil, sizi daha az insan yapıyor. belki bu yüzden nasibinizi almamışsınız. bn en arkada oturan ama çok sıkışmış ve buraya kadar yürüme zahmetine katlanmış bir yolcu olabilirim. maaşınız sadece bu 16 koltuktan değil arkadaki 40 küsür koltuktan da çıkıyor... bla bla bla." babannem mi girdi acaba içime o anda bilmiyorum, tek yapmak istediğim gerçekten o kadının yok olmasıydı. o ise, tekrar benden özür diledi. hayatta sevmediğim az şeyler listesinin bir yerlerinde özür dileyen ve açıklama yapan insanlar gelir, "bu şekilde", kendisini kırıntı kıvamına sokarak... bu diyaloğun sonunda izin istedim kendisinden, en arka tuvaleti kullandım, yirmi küsür sırayı onun şakın bakışları önünde yürüyerek. kısa alanda dar paslaşmalar ihtimalleri yüzünden sevmiyorum yolculukların uçak kısmını. düşündüm, eve dönüş yolunda, acaba hostes hanım hala benim ona sınıfımı şaşırdığı için kızdığımı düşünüyor olabilir miydi diye. ya da acaba hiç üzerinden geçti mi yaptığımız o konuşmanın üzerinden diye. kendini beğenmiş kibirli bir first class yolcunun hezeyanı olarak mı geçtim onun kayıtlarına diye. ben kibirimi seviyorum. keşke herkes kibirini ve kendini cevap verme cüretini gösterecek kadar sevse...
neyse.


