Wednesday, July 05, 2006

first class yolcu, worst class hostes hikayesi

uzun bir aradan sonra...

ayağımın tozuyla. iki ülke, iki şehir arası bu denli kolay seyahat, yine yeniden einstein'ı düşündürüyor insana, belli belirsiz. "bu denli" kolay iki gerçeklik arasında seyahat, gerçekten. dün uçakta bunu düşünürken düşünürken canım tuvalete gitmek istedi. canımdan çok bünyem. babamla birlikte seyahat ettim bu sefer, ona eşlik etmekti niyetim, biraz da hava değişimi. o, artık, en sonunda kendisini ödüllendirmeyi seviyor. uzunca bir süredir, seyahatlerinde "business" class uçmayı tercih ediyor. hiçbir tercihimi sorgulamayan adamın bu tercihini sorgulamak bana çok gereksiz ve biraz da çocuksu geliyor. dileyen, dilediği gibi... ona eşlik ettiğim için bende onunla birlikte oturdum. hayatta sevmediğim az şeyler listesinin ilk üçünde gelir uçak yemekleri ve onları yememek için girilecek her zahmetin yanındayım. vaktim varsa kendi yaptığım bir sandöviç, yoksa dışarıdan tedarik ettiğim, ya da bir elma, ya da bol miktarda portakallı çikolata ve bol su. benim uçak paketimde bunlar var. hosteslerle girilecek gereksiz parfüm diyalogları, hangi yemeği yesem, bana gazete kalmadı mı ve bunun gibi hezeyanlar yok. bu sebepten sanırım, çarpmamışım seçkinlere tahsis edilen hostes hanımın gözüne. ben tuvaletin boşalmasını beklerken, kollarımı kavuşturmuş, dün gece, hostes hanım yanıma geldi ve dedi ki; "burada tuvalete girmezsiniz, arkaya gidin, sıra var burada" suratında "bak sana ne güzel koydum haddini bilmediğin" için ifadesi ile. benim, galiba artık alışkanlık halini alan kayıtsızlık ifadem ile karşı karşıya gelince tekrar etti. ikincisinde arkama bakma gereği hissettim, sahiden sıra var mı, varsa sırada ben olduğuma göre hanım neden bahesdiyor diye. sıra yoktu. o sırada yanımıza gelen bir diğer hostes, baş öğretmen hostesi uyarma ihtiyacı hissetti; "hanımefendi business uçuyor" diyerek. ağzım bozuktur benim, açmamaya çalışırım. açmadım, ikisi ile de ilgilenmeden beklemeye devam ettim. baş öğretmen hostes hanım yanıma geldi ve galiba büyük bir hata yaptığının farkında olmadan benden özür diledi, beni arkada uçan yolcularla karıştırdığı, sık sık bu durumlar olduğu için. ilk önce kulak kabarttım acaba gerçekten ciddi mi, söylediği şeyleri kasta ediyor mu diye. dedim ki;"hanımefendi gerçekten fark ediyor mu, arkada ya da önde olmam?" anlamadı. sandı ki, ben bu küstahlığı yapabilmiş olmasını, beni nasıl arkadaki halk sınıfı ile karıştırdığını sorguluyorum. ve bana açıklamaya başladı. galiba şımarık yetiştirildim, aklımdan geçirdiğimi dışa vurmam arasında az saniye farkı vardır. o an için en fazla bozabileceğim şekilde kendimi dedim ki; "alın o bana aradaki bilmem kaç yüz milyon yüzünden gösterdiğiniz saygıyı, kendiniz için kullanın, benim yüzmilyonlarıma ettiğiniz itibara ihtiyacım yok. burada oturan 16 koltuk beni daha fazla insan değil, sizi daha az insan yapıyor. belki bu yüzden nasibinizi almamışsınız. bn en arkada oturan ama çok sıkışmış ve buraya kadar yürüme zahmetine katlanmış bir yolcu olabilirim. maaşınız sadece bu 16 koltuktan değil arkadaki 40 küsür koltuktan da çıkıyor... bla bla bla." babannem mi girdi acaba içime o anda bilmiyorum, tek yapmak istediğim gerçekten o kadının yok olmasıydı. o ise, tekrar benden özür diledi. hayatta sevmediğim az şeyler listesinin bir yerlerinde özür dileyen ve açıklama yapan insanlar gelir, "bu şekilde", kendisini kırıntı kıvamına sokarak... bu diyaloğun sonunda izin istedim kendisinden, en arka tuvaleti kullandım, yirmi küsür sırayı onun şakın bakışları önünde yürüyerek. kısa alanda dar paslaşmalar ihtimalleri yüzünden sevmiyorum yolculukların uçak kısmını. düşündüm, eve dönüş yolunda, acaba hostes hanım hala benim ona sınıfımı şaşırdığı için kızdığımı düşünüyor olabilir miydi diye. ya da acaba hiç üzerinden geçti mi yaptığımız o konuşmanın üzerinden diye. kendini beğenmiş kibirli bir first class yolcunun hezeyanı olarak mı geçtim onun kayıtlarına diye. ben kibirimi seviyorum. keşke herkes kibirini ve kendini cevap verme cüretini gösterecek kadar sevse...

neyse.

Wednesday, May 03, 2006

"Do not be critics, you people, I beg you. I was a critic and I wish I could
take it all back because it came from a smelly and ignorant place in me
and spoke with a voice that was all rage and envy. Do not dismiss a book
until you have written one, and do not dismiss a movie until you have
made one, and do not dismiss a person until you have met them. It is a
f***load of work to be open-minded and generous and understanding and
forgiving and accepting, but, Christ, that is what matters. What matters is
saying yes."
-Dave Eggers, *The Harvard Advocate*

Tuesday, April 25, 2006

Monday, April 17, 2006

unutmayı istemek

dün, güzel bir pazar günüydü. çocuklukta yaşanılan pazar günleri gibi, güneşli, neşeli. kocaman bir aile kahvaltısı olduğu için, telaşlı. babannemi gördüm, uzun bir aradan sonra. uzun dediğim, bir aydan fazla değil. her gördüğümde, nefesimi tutup düşünüyorum, artık; "bugün de beni hatırlayacak mı" diye. "ya beni de unutursa, en çok beni unutamaz" diye. yaşlılık değil, bence unutma hevesi, bazı insanlarda, bir an geliyor, ortaya çıkıyor. sadece hatırlamak istediklerini seçip, geride kalanlara fazla yüz vermeden, öylece bırakıveriyorlar. tıp, bunun ismini koymuş; alzheimer. ben, yapım gereği, elbette daha romantik bir tanım getirme gereğindeyim. daha çok başında, erteleyebilecek imkanları var, ama benim babannem o imkanları şu anda itiyor elinin tersi ile. demek ki unutmak istedikleri şeyler var. belki sadece saygı duymalıyım, almayı reddettiği ilaçlar için ona sitem etmektense. unutmak ya da hatırlamak istedikleri değil beni huzursuz eden, gün gelip beni tanımadığı zaman hissedebileceklerimden kaçmak. bana hep anlattığı bir şey var. haftasonu olup, ben tasımı tarağımı toplayıp, kalmaya başak sokak, başak apartmanına gittiğimde, yatakları kendi aramızda bölüştürürdük. emre, dedemi, ben babannemi seçerdik. sırf ben onu seçtiğim için, daracık tek kişilik bir yatağa benimle girmeyi kabul eder, gece boyunca beni seyrederdi. uykuya dalana kadar. bana uzun seneler boyunca, nasıl onu gece bana arkasını döndüğünde uyandırdığımı; "dönme, bana sarıl" dediğimi, sarıldığında; "daha çok sarıl, sakın bırakma" dediğimi. demiş olabilirim, sarılmak yapmayı en çok sevdiğim şey. hele, ona... babannem, annem ve cici annem üzerinde farklı etkiler yaratan bir kadın. çok sevilen ikisi tarafından da ancak benim aşkıma bazen hayret ettiren ona karşı. ve de onun bana karşı olan müdahelesizciliğine, beni sarmalayışına, korumacılığına bana karşı, yumuşaklığına. ben, onu her zaman, herkesten çok sevdim. anneannem ile olan ilişkim, var ile yok arasıydı. kendi kızının bile üzerinde çok ama çok ağır travmalar yaratacak denli bencil bir kadındı. annemi ondan korumak adına, çok savaş verdim. bu savaşın sonunda, belki isteyerek, belki istemeyerek, sırtımı döndüm ona. çok ama çok ağır bir hastalığın sonunda, artık gitmeyi seçti. gitmesine yakın bile, evladına, o zaman rekor biçimde hayatta olan annesine, babasına, gösterdi canın çıkacağını ama huyun çıkmayacağını. cenazesi olduğunda, aklıma gelenler, giderken arkasında bıraktığı hasarlara dairdi, nasıl, ama nasıl bir insan hayatta bu kadar acımasız, kendine dönük yaşayabilir diye... ağlamadım. işte babannem de, bana bunları hissettiren anneannemin tam tersi. bana hayata dair neyi var neyi yok ise anlatan, ipuçları veren, birlikte uyuduğumuz geceler gibi her zaman saran ve sarmalayan, sevgili...

bir gün, ona sarıl bana dediğim geceleri, benim kim olduğumu ve ona ifade ettiklerimi de unutacak diye, korkuyorum, çok...

...

"Whenever you have a resistance towards anything (person, place or thing), you end up creating an electrical charge, a bio-electrical response. This charge then becomes positive or negative depending on which pole you direct your sled towards (your sled being every thought).

This place of Earth is filled with infinite possibilities. Possibility lives in every situation you are continually being drawn into and every energetic thought you react to. Imagine yourself as a mathematical equation, a series of numbers and outcomes. Each time a number in that equation changes, the outcome also changes. When your life moves you into a cul-de-sac that seems to have no way out, it is then you must learn to fly above what blocks your progress. Lift your thinking upward to a new plateau of creation. Anything that is happening in your life is there because of you. Own it. You are not a victim but a student engulfed in deep animated teachings. Just like learning to become a soldier with real bullets this is not a practice run but the real thing. Even though earth is holographic of nature all actions on earth are recorded and held secret. Even in your holographic universe all thoughts count like live ammunition..." Gillian MacBeth-Louthan

Thursday, April 13, 2006

yeme içme düşünme

bu sabah, evden çıkmadan bir şeyler yemek istedim. yeni tatilden döndüğüm için, dolabım tam takır kuru bakır. yoğurt ve meyva da karar kıldım, tek seçeneklerim oldukları için, acele ile hazırlarken kahvaltımı, mutfak camımın önünden, iki kere uçuşu aynı kuşun dikkatimi çekti. sonra üç. sonra dört. camdan dışarı başımı kaldırdığımda, diğer kuşu fark ettim. yuvayı yapan dişi kuşu. o kadar romantikti ki. ve umut verici. acelemi unuttum, yoğurdumu da, uzun süre, yuvalarını yapmalarını, dişinin yüzündeki belli belirsiz endişeyi fark ettim, acaba bu sefer de bir çalı bulup getirebilecek mi der gibi...

öğlen, memo'nun annesi ile sözleşmiştim, her zaman gittiğimiz yerde buluşacak, güzel bir yemek yiyecek, belki şarap içecektik. çantamı almış işten çıkarken, aradı beni, kavacık'ta iskelenin üzerinde balık yiyelim mi diye. trafik yok, köprüyü geçip oraya gitmem, olduğum yerden 13 dakika sürdü. beklerken, şarap söyledim, denizin en kenarına oturdum, boğazı seyrettim. yemek yediğim yerleri düşündüm, bende bıraktıkları tadları, bu iskelenin ne güzel tadlar bıraktığını hatırladım, dün öğlen yine boğaza nazır oturmuş meyveli enginar yerken elime geçen dergiyi, derginin en arkasında bir kurumsal genel müdür ile yapılan yemek sohbetini düşündüm, en sevdiği yerler olarak tarif ettiği yerleri. da mario, şu mario, bu mario. lezzet göreceli bir kavram. ama, istanbul gibi bir yerde, bu kadar kısır karşılıkları olmamalı lezzetin. beni her buluşmamızda çok farklı lezzetlerle tanıştıran dostumu düşündüm, birlikte en güzel balık çorbasını içtiğim, yeşilköy de benden ve kızlardan başka kimsenin bilmediği belki de ama dünyanın en güzel güvecini, selanik mezelerini yapan kadını, babamın küçükken her cuma, tiyatro öncesi bizi borsa'ya götürüşünü, hünkar'dan aldığı zevki, sarı basın kartımı hamdi'de kutlayışımı, en yakın arkadaşıma takdim edilecek evlenme teklifi yüzüğünü seçtikten sonra beraber, sevgilisinin beni götürdüğü şehmuz'u, çarşının en arkalarında, iskelesinde bunları düşündüğüm, ilk memo ile geldiğim suna'nın yerini. adı aklıma gelmeyen ama lezzetle hatırladığım yerleri. sonra gezdiğim yerlerde gittiğim michelin yıldızlı lokantaları, o şehrin en güzeli olarak tanımlananları, burada istisnalar hariç bir çok mekan sahibinin menülerinden tırtıkladıkları, çaldıkları sandwichlerine kendi kafelerinin isimlerini verdikleri, yeme ve içme görgünüzü hiçe sayarak bunların tariflerini size orjinal tarifler olarak sunmalarını...

hayat mı kocaman kozalar örüyor zamanla insana, insan mı kendi kozasını öriyor, farklı, değişik, cüretkar olana karşı, diye de merak ettim en sonunda. hangi arada bir insan, en sevdiği mekanları, yeme içme guide ından seçmeye, seçtiği mekanlar üzerinden iktidar belli etmeye başlıyor? bunu düşünürken gelmişti meral teyze. başka başka şeylere daldık. çıkmamız dört saat sürdü.

bugün, çok güzeldi. hava gibi.

Wednesday, April 12, 2006

elif says:
what is love?

- SmarterChild - says:
Love is kind of hard to explain.

elif says:
what is love?

- SmarterChild - says:
Love is what you perceive it to be.

elif says:
what is love?

- SmarterChild - says:
Love is just one of those things.

elif says:
what is love?

- SmarterChild - says:
Love is love.

Monday, April 03, 2006

to the editor

"By BENEDICT CAREY

Published: March 31, 2006



Prayers offered by strangers had no effect on the recovery of people who were undergoing heart surgery, a large and long-awaited study has found.


And patients who knew they were being prayed for had a higher rate of post-operative complications like abnormal heart rhythms, perhaps because of the expectations the prayers created, the researchers suggested.

Because it is the most scientifically rigorous investigation of whether prayer can heal illness, the study, begun almost a decade ago and involving more than 1,800 patients, has for years been the subject of speculation.

The question has been a contentious one among researchers. Proponents have argued that prayer is perhaps the most deeply human response to disease, and that it may relieve suffering by some mechanism that is not yet understood. Skeptics have contended that studying prayer is a waste of money and that it presupposes supernatural intervention, putting it by definition beyond the reach of science...."

nyt'in bu haberinden sonra, yazilan mektuplar, benim hosuma gitti. en cok "result-based" activity kismi.


To the Editor:


Re "Long-Awaited Medical Study Questions the Power of Prayer" (front page, March 31):

The problem with studies that focus on healing and prayer is that they imply that prayer is a results-based activity. As a pastor, I do not know if prayers "work" in that way or not.

Prayer is simply talking to God. We pray because it deepens our relationship with God and reminds us in our distress both that a loving God is always with us and that regardless of what happens in any crisis we are part of something that is larger than ourselves.

People of faith will continue to believe and pray regardless of outcomes.

(Rev.) Anne-Marie Hislop
Davenport, Iowa, March 31, 2006

..

To the Editor:

I checked my Bible today for prayers petitioning God for "a successful surgery, with a quick, healthy recovery and no complications." I found no instructions on prayer by committee or how to test the results afterward.

I did, however, find simple instructions on praying in secret, the importance of seeking and offering forgiveness and expressing gratitude for what God has already done. No wonder the prayer teams in this study weren't successful in aiding in the recovery of patients: they ignored the most basic guidelines, as any Sunday school student would know.

Vickery Eckhoff
New York, March 31, 2006

..
The Sharper Image Sharper Image Large Windefyer Umbrella (NG412)